HaberlerSon Dakika Gelişmeleri

Siyasi hesaplaşma dalgası kamuoyunu hangi sorularla yokluyor?

Siyasi hesaplaşma tartışması, servetin kaynağı sorusunu yeniden milletin masasına koyuyor. Kulislerde dolaşan dosyalar, yurt dışı şirket ve aile varlıkları üzerinden bir dönem kapanışı izlenimi uyandırıyor. Kimileri bunu adalet, kimileri tasarım, kimileri denge arayışı diye okuyor. Asıl gerilim, paranın nereden geldiğini dürüstçe anlatıp anlatamamakta düğümleniyor.

Siyasi hesaplaşma gündemi, eski belediye başkanı İbrahim Melih Gökçek, eski başbakan Binali Yıldırım ve eski başbakan Ahmet Davutoğlu etrafındaki mal varlığı iddialarıyla birlikte yükseldi. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) çizgisindeki ittifakın iç halkasında yıllarca görünür olan isimler, şimdi kamu kaynağının nereye aktığı sorusuyla yüzleşiyor. Yurt dışına para çıkışı, Almanya’daki şirketler ve gemi filoları gibi başlıklar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sonrası döneme dair bir tasarım yorumunu da beraberinde getiriyor. Yazının ilerleyen bölümlerinde iddiaların içeriği, küresel okuma, tarihî örnekler ve hukukun şeffaflığı sakin bir dille ele alınacaktır. Konunun ilk katmanı, servetin kaynağını sormanın neden şimdi bu kadar gürültü kopardığını kavramaktan geçer.

Servet sorusu neden şimdi bu kadar gürültü kopardı?

Kamuoyunda dolaşan değerlendirmeler, meselenin tek bir dosyadan ibaret olmadığını, bir dizi ifşanın peş peşe geleceğini öne sürüyor. Analistler, belediye başkanı, başbakan veya bürokrat fark etmeksizin aile bireylerinin kısa sürede biriktirdiği varlıkların kaynağının sorulması gerektiğini belirtiyor. Bu soru, koltuğun gücünden bağımsızdır çünkü gelir bir gün kesilir, o gün hesap sorma kapısı açılır. Yurt dışına kayıt dışı aktarım iddiaları, Almanya’daki şirketler ve gayrimenkul yatırımları bu kapının eşiğindedir. Gökçek ailesi üzerinden konuşulan şirket ve para çıkışı, yıllardır rafa kalkan dosyaların neden şimdi hareketlendiğini de düşündürür. Zamanlama tesadüf gibi durmaz, tasarım gibi okunur. Tasarım iddiası kanıt değil, kamuoyunun okuma biçimidir.

Bir kesim bu tabloyu muhalefeti yatıştırmak için kurulmuş bir vitrin diye yorumlar. Diğer kesim ise dönemin kapandığını, kimi isimlere sürenin dolduğunun söylendiğini savunur. Siyasi hesaplaşma tam da bu iki okumanın çarpıştığı yerde büyür. Vitrin ise gerçek soruşturma ise fark, dosyanın derinliğinde ve eşit uygulanmasında belli olur. Eşit uygulanmayan hukuk, öfke tahliye vanası gibi çalışır, güveni onarmaz. Güven onarılmazsa her yeni iddia bir öncekinden daha gürültülü gelir. Gürültü, gerçeğin yerini tutmaz.

Yıldırım ailesi etrafında konuşulan gemi şirketleri ve filolar, daha önce kamuoyuna yansıyan anlatılarla yeniden hatırlanır. Üç çocuğa ve akrabaya ait şirketlerin tek çatıda toplanıp eş Semiha Yıldırım adına devredildiği iddiası, servet sorgusu tartışmasını aile hukukuna kadar taşır. Devrin, kaçışın veya verasetin izi, belgelerle görünür kılınmadan spekülasyon üretir. Spekülasyon milleti yorar, belge ise milleti rahatlatır. Bu yüzden asıl ihtiyaç slogan değil, kayıt ve izahattır. İzahat gelmezse şüphe büyür.

Davutoğlu dosyasında ise mal varlığından çok eski bir konuşmanın yıllar sonra hakaret soruşturmasına evrilmesi konuşulur. Aynı haftaya yığılan birden fazla isim, paket izlenimi doğurur. Paket izlenimi, siyasi hesaplaşma algısını güçlendirir çünkü rastgelelik inandırıcı durmaz. Rastgele durmayan her adım, tasarım teorisini besler. Teori kanıt değildir, fakat zamanlama teoriyi ayakta tutar. Ayakta duran teori, sandık ve kulis arasındaki mesafeyi kısaltır.

Kamu kaynağıyla palazlanan siyasetçi örneği, gazeteci ve yayıncı servetleriyle de kıyaslanır. Ekranda muhafazakâr duran, özel hayatta farklı görünen tipler, ahlak tartışmasını servet tartışmasına bağlar. Bu bağ spekülatif kalsa da toplumun adalet hissini zedeler. Zedelenen his, her yeni villayı, her yeni yatı, her yeni yurt dışı şirketi ayrı bir soru işaretine çevirir. Soru işareti birikince rejim değil, güven konuşulur. Güven erirse koltuk da sarsılır.

Küresel okuma ile iç tasfiye aynı anda mı yürüyor?

Yayındaki yorumculardan biri, yeni bir devlet tasarımının kurulduğunu, bunun yalnızca iç denge olmadığını söyler. Aynı yoruma göre kimi isimlere zamanın dolduğu mesajı gider, kimileri sahneden çekilir, kimileri hesap verir. Bu tablo, siyasi hesaplaşma dilini iç politikadan çıkarıp bölgesel bir dönüşüm cümlesine bağlar. Bağ kurulurken 7 Ekim gecesindeki saldırıdan sonra değişen tondan söz edilir. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Leyla Zana’ya taziye, Sırrı Süreyya Önder anısına yumuşak dil ve Abdullah Öcalan için umut hakkı talebi, iç siyasetin dış şokla yeniden dizildiğine yorulur. Yorum belgesizdir, fakat işaretler aynı sepete konur.

Küresel darbe tabiri ağırdır, bu yüzden ihtiyatla kullanılmalıdır. Ağır tabir, her tasfiyeyi dış müdahale diye okursa milletin iradesini de silikleştirir. Silikleşen irade, hem iktidarı hem muhalefeti aynı komplo cümlesine hapseder. Hapishane gibi duran komplo, somut belgeyi önemsizleştirir. Belge önemsizleşirse hukuk da gösteriye döner. Gösteri, gerçek hesap gününü geciktirir.

Erdoğan sonrası dönem varsayımı, henüz gerçekleşmemiş bir geleceği bugünün dosyalarına bağlar. Varsayım doğru da olsa yanlış da olsa bugünün sorusu aynı kalır. Soru şudur, kamu görevlisinin çocuğu bu serveti hangi yasal gelirle kurdu. Soru kişilik değil, kayıt meselesidir. Kayıt temizse isim aklanır, kayıt bulanıksa isim açıklamak zorunda kalır. Zorunluluk, kin değil medeniyettir.

İçeride yolun düzeltilmesi, dışarıdaki dönüşüme ayak uydurma çabası olarak da okunur. Bu okuma, kimi varlıkların aceleyle el değiştirmesini, yurt dışına kaymasını ve aile içi devrini izah etmeye çalışır. İzah spekülatif kalsa da vatandaşın aklındaki resmi tamamlar. Tamamlanan resim, korku da üretir umut da. Korku suçlu için, umut ise kuralın herkese işlemesini isteyen içindir.

Tarihten süzülen örnekler bugünü nasıl aydınlatır?

Tartışmada Roma İmparatoru Caligula dönemine, I. Iustinianus Bizans’ına ve Osmanlı uygulamasına gidilir. Devlet kaynağıyla şişen servetin bir gece ansızın hedef alınması, imparatorluklarda tekrarlanan bir sahnedir. Kimileri sürgün, kimileri hapis, kimileri malların müsaderesiyle sahne kapanır. Bu sahne, siyasi hesaplaşma fantazisi değil, iktidarın kendi zenginleştirdiğini geri alma refleksi olarak anlatılır. Refleks adalet midir, yoksa yeni bir paylaşım mı, tarih bu ayrımı her zaman net koymaz. Net olmayan yerde millet, kuralın yazılı olmasını ister. Yazılı kural, aslan çukurundan daha güvenilir bir ölçüdür.

Osmanlı’da padişahın aldatıldığını düşündüğü adamın malına el koyması, modern hukukta olduğu gibi durmaz. Modern hukukta el koyma, iddia, delil, savunma ve kesin hüküm ister. İster ki masum ile suçlu aynı kefeye konmasın. Aynı kefeye konursa yarın başka bir iktidar aynı silahı tersine çevirir. Silahın el değiştirmesi, milleti değil, kin çarkını büyütür. Kin çarkı durmazsa yatırım da durur, güven de durur.

Bu yüzden tarihî örnek uyarıdır, reçete değildir. Uyarı şunu der, kamu kaynağından nemalanan servet sonsuza dek görünmez kalmaz. Görünür olduğu gün, anlatacak bir defter yoksa bedel ağır olur. Defter varsa bedel hukuki olur, yoksa bedel siyasi olur. Siyasi bedel herkesi yaralar. Yara, sandığa da piyasaya da işler.

Bugünün Türkiye’sinde asıl sınav, dosyanın seçici olup olmayacağıdır. Yalnızca gözden düşmüş isimlere yönelen soruşturma, kamu kaynağı soruşturması gibi değil tasfiye gibi okunur. Tasfiye gibi okunan her adım, kalanları daha pervasız kılabilir. Pervasızlık, milletin öfkesini biriktirir. Biriken öfke, erken seçim cümlelerini, ittifak arayışlarını ve kulis pazarlığını büyütür.

Seçici denetim eleştirisi, dosyanın inandırıcılığını kemirir. Kemirilen inandırıcılık, gerçek yolsuzluk varsa onu da gölgeler. Gölge, suçluyu korur, masumu da lekeleyebilir. Bu ikili zarar, hukuk devletinin en pahalı faturasıdır. Fatura ödenmezse her yeni dönem aynı çarkı çevirir.

Milletin ortak emanet olan Cumhuriyet, koltuğun özel mülkü değildir. Emanet fikri, hem iktidarı hem muhalefeti bağlar. Bağ koparsa servet tartışması ahlak nutkuna, ahlak nutku da intikam diline döner. İntikam dili, yatırım iklimini ve toplumsal barışı birlikte bozar. Bozulan iklimde genç, ülkeyi değil kapıyı arar.

Kaynağı anlatmak neden herkesi bağlar?

Yayında tekrarlanan cümle sadedir, paranın kaynağını anlat. Belediye başkanı da olsa başbakan da olsa cumhurbaşkanı da olsa kural değişmez. Siyasi hesaplaşma bu kuralın kişiye göre bükülmemesini ister. Bükülürse toplum, zenginliği suç, yoksulluğu erdem sanmaya başlar. Bu sanı yanlıştır çünkü yasal servet övülmeli, kayıtsız servet sorulmalıdır. Soru ile övgü aynı cümlede durabilir. Duramazsa ya kin ya tapınma kalır.

Aile şirketleri, evlatların ticareti ve eş adına devirler hukuken mümkündür. Mümkün olan her iş, kaynağı temizse meşrudur. Kaynak bulanıksa meşruiyet iddiası yetmez. Yetmeyen iddia, yargı önünde izah ister. İzah, televizyon cümlesi değil belgedir. Belge gelince spekülasyon iner.

Yurttaşın alabileceği sade tutum, linç ile suskunluk arasında bir üçüncü yoldur. Üçüncü yol, iddiayı duyup hükmü mahkemeye bırakmaktır. Mahkeme geç işlerse güven aşınır, bu da ayrı bir reform konusudur. Reform konuşulmadan her dosya siyasi silaha döner. Silaha dönen dosya, yarın başka bir ismin kapısını çalar.

Son tahlilde gürültü bir fırsattır, fırsat kaçarsa yalnızca kulis değişir. Kulis değişir, usul değişmezse millet aynı soruyu on yıl sonra yeniden sorar. Yeniden sorulan soru, ülkenin vaktini yer. Vakit, yatırım, eğitim ve hukuk için harcanmalıdır. Harcanmazsa hesap günü gelir ama milletin kasası yine boş kalır. Boş kasa, en ağır cezadır.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Sitemizin devamlılığı için lütfen reklam engelleyicinizi kapatın